Son zamanlarda ülke gündemini en fazla meşgul
ettiğine şahit olduğumuz bir dizi belge ve bilgiler yayınlanıyor adına Stratfor
denen bir 'özel istihbarat kuruluşu'na ait olduğu iddia edilen. Kuvvetle muhtemel adını daha
önce duymadığınız bu kuruluşun bu denli etki yaratmasındaki sebep Türkiye’ye
yönelik yayınladığı raporlardan ziyade başbakanın ‘beyin takımı’ olarak bilinen
danışman ekibinden kamu diplomasinin başındaki kişinin kendisine çalışan ‘kaynak’
olduğunu iddia etmesi. Bu bilgi ulu orta yerlerde değildi elbette; bir ‘sızdırma gazetecilik’ ürünü olan Wikileaks’in
yayınladığı yeni belgelerde dikkat çekici biçimde yer alıyor. Bu iddialardan
yol alarak, adını bir süre daha duyacağımız Stratfor’un kısaca nasıl bir
kuruluş olduğu ve nasıl çalıştığından başlayıp böylesi ‘düşünce kuruluşları’nın toplulukları manipüle etmedeki rolüne
değinerek Türkiye özelinde bu
operasyonun asıl amacının kimler olduğunu ve MİT operasyonuyla ilişkisine değinmeye çalışacağım.
Stratfor’un kurucusu George Friedman, Chicago
Üniversitesi ekolünden gelen eski bir siyaset bilimi profesörü. 1996 yılında ‘düşünce
üretimi’ maksadıyla kurduğu kuruluşu zaman içerisinde Ortadoğu ve Kafkaslar
başta olmak üzere dünyanın dört bir yanından ‘stratejik’ bilgi derleyen bir ‘özel
istihbarat örgütü’ne dönüştürüyor. Ve bu bilgiler ışığında hazırladığı
raporları çeşitli ülkelerdeki aboneleriyle paylaşarak para kazanıyor. Fakat merak konusu olan Stratfor’un iç işleyiş mekanizması ve bu bilgilere nasıl ulaştığı sorusuna şirket “kamuya açık kaynaklardan bilgi edindiği” yönünde açıklama yapıyor. Ne var ki bu denli stratejik bilgi ve
belgelerin kolay elde edilemeyeceğinden ötürü çeşitli çevrelerce ‘Gölge CIA’
olarak adlandırılıyor. Nitekim sızdırılan belgelerde, çeşitli ülkelerde ‘analist’
ismini verdikleri kişileri kendi
hesabına ücretli çalıştırarak ‘muhbir’ olarak kullandıkları görülüyor…
Stratfor özelinde de görüldüğü gibi, bu
kuruluşlar kendilerini ‘stratejik düşünce’ üreten ve bu bilgileri değerlendiren
pir ü pak kuruluşlar olarak tanımlarlar. Kendilerine ‘halkı veya abonelerini bilgilendirmek’
misyonunu çizerler. Fakat ekseriyetle gerçek durum bu değildir; belli bir güce
ulaştıktan sonra bilinçli olarak veya olmayarak çeşitli güçler tarafından manipülasyon
aracı olarak ‘kullanılırlar.’ Bu yönlendirme çaba ve operasyonları belli bir zümre/gruba
yönelik olabileceği gibi, Türkiye özelinde görüldüğü şekliyle herhangi bir ülkeye
yönelik de olabilir. Nitekim bu da bir nevi ‘istihbarat’ operasyonudur ve
ülkeye yönelik bu hamleleri tespit edip elimine edecek, karşı operasyona
geçecek olan ise ‘milli’ istihbarat teşkilatlarıdır.
Dolayısıyla, geçen ay yaşadığımız ve bir nevi
‘devlet krizi’ne dönüşen MİT’e yönelik operasyonları bu bağlamdan ayrı
incelemek pek mümkün değildir. Madem ki operasyonları etkisiz hale veya ülke menfaati
lehine çevirmek milli istihbarat kuruluşlarının sorumluluğudur, o zaman karşı
taraf için operasyonu tamamlama ve başarıya ulaştırmanın yolu o istihbarat
teşkilatına zarar vermektir. Lakin genellikle fiziki zarar verilemeyeceği için kurumun
veya yöneticisinin itibarını zedeleyecek hamlelerde bulunmak suretiyle kamu
nezdinde kurum güvenilmez hale getirilmeye çalışılır. Böylece milli istihbaratın
yaptığı operasyonlar boşa çıkarılmaya çalışılır. Peki, ama ülkeye yönelik düzenlenen
tüm bu operasyonların amacı nedir?
İki sene sonra Türkiye’nin çok kritik bir
eşiğe geleceği su götürmez bir gerçek. Parti tüzüğü gereğince başta Başbakan Tayyip
Erdoğan başta olmak üzere partinin kurucu kadrosu ve ‘ağır topları’ üçüncü defa
milletvekili adayı olamayacaklar ve haliyle meclise giremeyecekler. Bu durumda,
uzun süredir devam eden başbakan ve cumhurbaşkanı kim olacak sorusu ve 2014
haritası hâlâ gündemde merak konusu. Son zamanlarda sistematik bir şekilde
başbakanın sağlığı hakkında ortada dolaşan spekülasyonlar 2014 çerçevesi
bağlamında değerlendirilmeli, Erdoğan’ın parti ve yeni ekip üzerindeki
ağırlığını azaltmaya matuf hamleler olduğuna dikkat edilmelidir. Burada asıl
soru ise yerine kimin geçeceğidir.
Seçimlere henüz iki sene gibi bir zaman
olmasına ve şimdilik yapılan kamuoyu yoklamalarından farklı sonuçlar çıkmasına
rağmen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ismi bir adım önde görünüyor.
Burada Davutoğlu’nun kurduğu dış politika paradigmasını sorgulayacak değilim
ama bu durumun diğer devletler nazarındaki yaratacağı etkiye de bakmak gerekir.
Şunu söylemeye çalışıyorum: Yabancı devletler, senin başbakanının izlediği iç
politikayla, demokratikleşme hamlelerinle doğrudan ilgilenmezler; onları
ilgilendiren takip edilecek dış politika anlayışıdır… Bu bağlamda Ahmet Davutoğlu’nun
tahayyül ve düşüncesindeki dış politika anlayışının bazı devletleri rahatsız
ettiği de yine bilinmesi gereken bir noktadır. Madem ki asıl hedef dış
politika, o zaman Davutoğlu düşüncesi ve ekolüne yakın isimlerden başbakanlık
kamu diplomasisinin başındaki insan İbrahim Kalın’ın, Stratfor operasyonlarıyla
‘yem’ edilmeye çalışılmasına şaşırmamak gerekir.
Toplamak gerekirse, önceki ay yaşanılan MİT
krizinin Stratfor operasyonundan bağımsız olmadığını ve doğrudan ilgili
olduğunu; yapılan çeşitli dezenformasyonlarla ülkenin 2014 yol haritasının
etkilenmeye çalışıldığını; Türkiye’ye dış politika ekseninde bir istikamet
verilemeye uğraşıldığını ve bu anlayış üzerinden bölgesel bir güç olma yolunda
ilerleyen Türkiye’ye bir operasyon düzenlendiğini ve asıl hedefin ‘Davuoğlu
paradigması’ olduğunu anlatmaya çalıştım. Son olarak, yapılan operasyonun
menşeini düşünerek şu temel ilkeyi hatırlatmakta fayda görüyorum: Uluslar arası
ilişkilerde dostluklar yoktur, çıkarlar vardır.
