20 Mayıs 2013 Pazartesi

Not Artışının da Bedeli Var!


Kredi derecelendirme kuruluşları, tabiri diğerle credit rating agency'ler, ekonomi dünyasında meşruiyeti en fazla tartışma konusu olan ve özellikle 2008 finansal krizinden sonra kredibilitesini tamamıyla kaybeden kurumlar. Kriz öncesinde vermiş oldukları ve gerçeği yansıtmayan kredi notlarıyla, kimilerine göre finansal krizin mimarları. Bugün bu kurumların en büyük sorunsalı ise yaşadıkları güven ve itibar kaybı. Fakat en azından şimdilik başka alternatifleri olmadığı için bir ülkenin derecelendirilmesi, yani kredi notunun pratikte neye karşılık geldiğinin, o ülkenin yatırım yapılabilir olup olmadığının tespiti “mahşerin 3 atlısı” diye adlandırmakta beis görmediğim üç kurumun elinde.

Bu kurumlardan biri olan Fitch’in, Kasım ayında Türkiye’nin görünümü ‘durağan’ olmak kaydıyla kredi notunu ‘yatırım yapılabilir’ seviyesine çıkarmasıyla, 1992 yılından sonra ilk defa bir kuruluş tarafından Türkiye yatırım yapılabilir olarak değerlendirilmişti.

Fakat her ne kadar olumlu bir ivme yaratmış olsa da, tek başına Fitch’in yapmış olduğu değerlendirme, uluslararası camiada yeteri kadar karşılık bulmamıştı. Çünkü ülkeye çekilmeye çalışılan başta uluslar arası emeklilik fonları olmak üzere birçok fon yönetimi, yatırım yapılabilir seviyenin altında olan ülkelere zaten yatırım yapmazken, ‘yatırım yapılabilir’ seviyesinde olan ülkelerin notlarının en az iki rating kuruluşu tarafından onaylanmasını şart koşuyorlar. Bu sebepten ötürü Fitch, “fitchiliğinin” ötesine gidip not artırsa bile bunun ekonomiye makro düzeyde yansımaları sınırlı kalmıştı. Fakat günümüz ekonomik düzlemi ve verilere bakılarak diğer kurumlardan da not artışı beklentisi hâkimdi.

Nitekim geçtiğimiz hafta Moody’s’in de not yükseltmesiyle birlikte Türkiye’nin yatırım yapılabilir seviyede olan notu iki kuruluşça teyit edilmiş oldu. Bunun ekonomik anlamdaki karşılığı; ülkeye daha fazla doğrudan yabancı yatırımı(FDI) girmesi, dolayısıyla cari açığın finansmanında bir anlamda kolaylık sağlanması, ülke borçlanmaların daha düşük faizle ve daha uzun vadeli gerçekleşebilecek olması şeklinde değerlendirebiliriz.

Yine geçen haftaki en önemli makro gelişmelerinden bir diğeri ise, Merkez Bankası’nın politika faizini düşürmesi oldu. Merkez, geçtiğimiz ay ve bu ay Para Politikası Kurulu(PPK) toplantılarında almış olduğu kararla politika faizlerini 4.5 puan seviyesine indirmiş oldu.

Peki, Türkiye ekonomisinin geçen hafta yaşadığı bu denli önemli gelişmeler, makro göstergeleri hangi yönde ve nasıl etkileyecek? Yabancı yatırımcılar üzerinde not artırım kararı mı yoksa Merkez’in kararının sonuçları mı baskın gelecek?

  1. Türkiye birçok gelişmekte olan ülkeye göre daha düşük iç tasarruf oranlarına sahip. Dolayısıyla büyüme ve kalkınmanın gerçekleşmesinde yabancı yatırımlar önemli rol oynuyor. Türkiye’nin iki kuruluş tarafından teyit edilen notu ülkeye daha fazla meblağda gerek portföy  yatırımı gerek doğrudan yatırım çekecektir. Böylece ülkeye döviz girdisi sağlanmış olacak ve bu girişler cari açığın finansmanına bir aracı olacaktır.
  2. Öte taraftan, Merkez Bankası’nın politika faizlerinde bir aylık süre zarfında 1 puanlık indirime gitmesi, faiz getirisinin yüksek olacağı beklentisiyle Türkiye’ye finansal yatırım yapan portföy yatırımcılarını geri kaçırabilir. Zira bu yatırımcıların bizim ülkemize yatırım yapma sebebi, Türkiye’de kendi ülkelerinde elde edebilecekleri enflasyondan arındırılmış faiz (reel faiz) gelirlerinden daha fazlasını kazanma beklentisi. Düşen faiz ve görece yüksek seyreden enflasyon oranları, faiz yatırımları için ülkeyi cazip kılmadığı zaman, bu yatırımların kaçmaması için bir sebep de kalmamış oluyor.

Not artırımı, ülkeye girecek doğrudan yatırımları artırıcı bir faktörken, Merkez’in faiz indirim kararı portföy yatırımlarını kaçıracak bir hamle olarak değerlendiriliyor. O zaman soralım: Birbirine zıt yönlü bu iki etkinin bileşkesi ne olur? Bu soruya cevap vermek o kadar kolay olmasa gerek.

Sorulması gereken bir diğer çok önemli soru da şu olmalı: Moody’s’in not artırımı yaptığı aynı gün içerisinde dolar kuru 1.810 seviyelerinden 1.840’lara kadar yükseldi! Bir yandan notun yükseliyor, diğer yandan paran değer kaybediyor. Ne yaman çelişki! Bu sonucu da bence piyasa mekanizması içinde iki temele oturtabiliriz.

Birincisi, özellikle ABD’de büyüme oranlarının hafif de olsa kıpırdayacağını gösteren öncü göstergelere itibar eden yatırımcılarda, Amerika Merkez Bankası FED’in  “Quantitive Easing” denilen parasal genişleme politikalarını yavaşlatacağı yönünde bir beklenti oluştu. Uluslar arası piyasalarda oluşan bu intibaya Euro’nun da dolar karşısında değer kaybetmesi eklenince, dolar kuru yükseliş kaydetti.

İkinci olası ve siyasi durum da şu: Not artımı tam da başbakanın Amerika ziyareti sırasında açıklandı. Başbakanın heybesindeki en büyük gündem maddesinin Suriye meselesi olduğu düşünüldüğünde, yatırımcılar nezdinde ufukta bir Suriye harekâtının olacağı beklentisi doğmuş olabilir. Ve bu durumun dolara olan talebi artırması neticesinde kur yükselmiş olabilir. Piyasa mekanizması içinde bu terslik ancak bu şekilde açıklanabilir.

Fakat başbakanın Washington’ı Suriye’ye karşı bir harekâta ikna edemediği gerçeğini göz önüne alırsak, önümüzdeki günlerde doların eski seviyelerine gerileyeceğini söylemek çok da zor olmasa gerek. İhracatçı firmalar kısa süreli bu kur yükselişine sevinse de, şimdiden kendilerini kurun çok daha fazla düşebileceği ortamlara hazırlasalar iyi ederler. Ee, neticede not artışının da bir bedeli var!