Türkiye İstatistik
Kurumu(TÜİK), yılın ilk çeyreğine ait büyüme rakamlarını, biraz gecikmeli
olarak geçen hafta yayınladı. Açıklanan veriler, Türkiye ekonomisinin yılın ilk
çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre % 3.2’lik büyüme gerçekleştirdiğini
gösteriyor. Bu veriler iki türlü analize imkân sağlıyor. Birincisi, ilk çeyreğe
dair bu büyüme rakamlarının, hükumetin yıl sonu için arzu ettiği %4 büyüme
oranını destekleyici nitelikte olduğunu, yani “yumuşak iniş”i işaret eden iyimser
beklentiyi. İkincisi ise, bu rakamların hiç de arzu edilebilir seviyelerde
olmadığı ve haliyle ekonomi yönetiminin belirttiğinin aksine “sert iniş”i
temsil ettiği yönünde.
Söz konusu dönem için
gelişmiş ülke büyüme rakamlarına baktığımızda, özellikle ABD ve Avrupa
Birliği(AB) ülkelerini incelediğimizde, Türkiye ekonomisinin sağladığı %3.2’lik
büyüme oranı göze güzel görünebiliyor. Fakat hesaplamaların biraz ayrıntısına
girince karşılaştığımız manzaranın hiç de hoş olmadığı kanısına varabiliyoruz.
Ayrıntılara aşağıda değineceğiz ama moral bozan unsurların başını iç tüketimin
büyümeye yap(ma)dığı katkı ve ihracatın artık yorulmaya başlaması gibi faktörler
çekiyor... Elimizde olan veri setlerinden hareketle, açıklanan rakamların ne
anlam ifade ettiğine, iç talep ve ihracatın neden daralmaya başladığına ve de
bozulma temayülü gösteren bütçe rakamlarına sırasıyla değinmeye çalışalım.
“SOĞUTMA”
POLİTİKALARI NEREDEN ÇIKTI?
2008 küresel ekonomik krizinin yaralarını hemen
saramayan gelişmiş ve çoğu gelişmekte olan ekonomilere kıyasla Türkiye
ekonomisi, özellikle 2010 ve 2011 yıllarında iyi bir büyüme performansı
sergiledi. Fakat %10 seviyelerinde gerçekleşen büyüme rakamları bir noktada can
yakmaya başlayacaktı. Zira, büyüme performansının “cari açık” diye
adlandırdığımız ağır bir bedeli vardı. Çünkü Türkiye ekonomisinin “yumuşak
karnı” olarak bilinen cari açık iyice sürdürülebilir olmaktan çıkıyordu.Nitekim
bu doğrultuda, ekonomi yönetimi 2011’in Kasım ayından itibaren ekonomiyi
soğutma yönünde adım atılacağını dillendirmeye başladı. Merkez Bankası’nın
hükumetle koordineli çalışması neticesinde uygulanan politikalar ve izlenen
yöntemler ekonomiyi dizginlemeye yönelikti. Ve şimdi gelinen son noktada,
açıklanan verilerin analizi hükumetin uyguladığı soğutma yöntemlerinin ne derece başarılı olduğu ve bununla birlikte yıl sonu için hedeflenen
%4’lük büyümenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine matuftur.
ANALİZ
Yukarıda belirttiğimiz
üzere Türkiye ekonomisi 2012 yılının ilk çeyreğinde, geçen yılın aynı dönemi
baz alındığında %3.2’lik bir büyüme gerçekleştirdi. Yine belirttiğimiz gibi bu
rakam ilk bakışta göze güzel görünse de, büyümeye katkı sağlayan unsurları analiz
ettiğimizde moralleri bozan bir tabloyla karşılaşıyoruz. Zira ekonominin bu
denli yavaşlamasına sebep olan en önemli faktör iç talebin neredeyse durma
noktasına gelmesi. Açıklanan verilere göre, iç talebin can damarı olan hane halkı tüketimindeki artış % 0 (!) olarak görülüyor. İç talebin
bir diğer önemli unsuru özel sektör yatırımları geçen senenin aynı döneminde %
40’a yakın bir artış göstermişken, bu yıl sadece % 1,6 oranında artış söz
konusu. Belirttiğimiz iç tüketim komponentleri bir araya geldiğinde toplamda
ekonomiye sadece 1 puanlık katkı sağlamış oldu.
Öte taraftan, son
veriler ışığında büyümenin lokomotifi/ itici gücünün ise ihracat kalemi olduğu bariz
şekilde görünüyor. En büyük ihracat pazarımız olan Avrupa Birliği ülkelerinde
yaşanan ekonomik sıkıntılara rağmen, alternatif pazarlarda elde edilen
başarılar sayesinde bahis mevzuu dönemde ihracatımız % 13,2 oranında artış
gösterdi. Ve ihracat kalemi, kendi başına büyümeye 3 puanlık katkı sundu. Velev
ki bu başarı sağlanamamış olsaydı, Türkiye ekonomisi bu dönemde resesyonla
karşı karşıya kalabilirdi.Nitekim bu başarı, ihracatçıların hanesine kocaman
bir artı olarak yazılmalıdır. Fakat öncü göstergelere itibar edecek olursak,
ihracatta da motorun biraz yorulmaya başladığı ve performansın hafif de olsa
düşebileceği görüntüsü ortaya çıkıyor.
Peki belirttiğimiz bu
verileri incelediğimizde, ekonomideki bu inişin arzu edildiği gibi “yumuşak”
mı, yoksa istenmeyen şekilde “sert” mi olduğu konusunda ne diyebiliriz? Ben,
eldeki bu verilerin ışığında, yaşanan düşüşün sert değil, hayli sert olduğunu
düşünüyorum. Çünkü yukarıdaki rakamlar mevsimsel etkilerden arındırılmamış
bilgileri temsil ediyor. Bunları mevsimsel düzeltmeye tabi tuttuğumuzda,
ekonominin bir önceki yılın aynı dönemine göre % 0.4 küçüldüğü görülüyor.Neredeyse
resesyona girmeye ramak kalmış! Bu durumda hâlâ nasıl “yumuşak iniş”ten
bahsedebiliriz?
Sorulabilecek bir diğer
soru ise hükumetin yıl sonu için koyduğu %4’lük hedefe ulaşılıp
ulaşılamayacağı. Bu soruya iki şekilde cevap vermek mümkün: Birincisi, ekonomi
politikalarında değişikliğe gidilmez ve uygulanmakta olan mevcut yöntemler
devam ettirilirse yıl sonunda % 4’ü yakalamanın çok çok zor olduğunu söylemek
işten bile değil. Nitekim, Nisan ve Mayıs aylarına dair açıklanan öncü göstergeler
başta iç tüketim, yatırım ve kapasite kullanım oranları olmak üzere bir çok
indikatörün mevcut şartlar altında ikinci çeyrekte birinci çeyrekten daha kötü
rakamlar gelebileceğini işaret ediyor.
İkincisi ise, Merkez
Bankası’nın para politikasını biraz gevşetme yönünde alacağı karar neticesinde
şekillenecek. Eğer Merkez, kendi enstrümanlarını kullanarak kemerleri
gevşetirse, bu durum reel ekonomiye faizlerin düşmesi ve iç talebin canlanması
şeklinde yansıyacaktır. Esasında Merkez Bankası’nın bunu yapması için eli
güçlenmiş bulunuyor. Zira, enflasyon tahminlerinin aşağı yönlü revize edilmesi
ve bir müddettir ek parasal sıklaştırmaya gidilmemesi de bunun sinyali gibi
değerlendirilebilir. Ve ancak bu durumda “yumuşak iniş” için kıstas alınan %
4’lük yıl sonu büyüme rakamı gerçekleşebilir.
Kötü senaryo ama
hazırlıklı olmak şart: Eğer Merkez bu konuda insiyatif üstlenmez; mevcut para
politikasında gevşemeye gitmez, yani amiyane tabiriyle kemerleri gevşetmez, ve
ikinci çeyrekte de mevsimsel etkilerden arındırılmış büyüme rakamları eksili
çıkarsa, geçmiş olsun, resesyona girdik demektir.
Not: Yazının başında,
bozulma temayülü gösteren bütçe dengelerine de değineceğimi belirtmiştim fakat yazı
çok uzadı. O konuyu da önümüzdeki günlerde başka bir yazıda başlı başına ele
almaya çalışacağım.



