20 Mayıs 2013 Pazartesi

Not Artışının da Bedeli Var!


Kredi derecelendirme kuruluşları, tabiri diğerle credit rating agency'ler, ekonomi dünyasında meşruiyeti en fazla tartışma konusu olan ve özellikle 2008 finansal krizinden sonra kredibilitesini tamamıyla kaybeden kurumlar. Kriz öncesinde vermiş oldukları ve gerçeği yansıtmayan kredi notlarıyla, kimilerine göre finansal krizin mimarları. Bugün bu kurumların en büyük sorunsalı ise yaşadıkları güven ve itibar kaybı. Fakat en azından şimdilik başka alternatifleri olmadığı için bir ülkenin derecelendirilmesi, yani kredi notunun pratikte neye karşılık geldiğinin, o ülkenin yatırım yapılabilir olup olmadığının tespiti “mahşerin 3 atlısı” diye adlandırmakta beis görmediğim üç kurumun elinde.

Bu kurumlardan biri olan Fitch’in, Kasım ayında Türkiye’nin görünümü ‘durağan’ olmak kaydıyla kredi notunu ‘yatırım yapılabilir’ seviyesine çıkarmasıyla, 1992 yılından sonra ilk defa bir kuruluş tarafından Türkiye yatırım yapılabilir olarak değerlendirilmişti.

Fakat her ne kadar olumlu bir ivme yaratmış olsa da, tek başına Fitch’in yapmış olduğu değerlendirme, uluslararası camiada yeteri kadar karşılık bulmamıştı. Çünkü ülkeye çekilmeye çalışılan başta uluslar arası emeklilik fonları olmak üzere birçok fon yönetimi, yatırım yapılabilir seviyenin altında olan ülkelere zaten yatırım yapmazken, ‘yatırım yapılabilir’ seviyesinde olan ülkelerin notlarının en az iki rating kuruluşu tarafından onaylanmasını şart koşuyorlar. Bu sebepten ötürü Fitch, “fitchiliğinin” ötesine gidip not artırsa bile bunun ekonomiye makro düzeyde yansımaları sınırlı kalmıştı. Fakat günümüz ekonomik düzlemi ve verilere bakılarak diğer kurumlardan da not artışı beklentisi hâkimdi.

Nitekim geçtiğimiz hafta Moody’s’in de not yükseltmesiyle birlikte Türkiye’nin yatırım yapılabilir seviyede olan notu iki kuruluşça teyit edilmiş oldu. Bunun ekonomik anlamdaki karşılığı; ülkeye daha fazla doğrudan yabancı yatırımı(FDI) girmesi, dolayısıyla cari açığın finansmanında bir anlamda kolaylık sağlanması, ülke borçlanmaların daha düşük faizle ve daha uzun vadeli gerçekleşebilecek olması şeklinde değerlendirebiliriz.

Yine geçen haftaki en önemli makro gelişmelerinden bir diğeri ise, Merkez Bankası’nın politika faizini düşürmesi oldu. Merkez, geçtiğimiz ay ve bu ay Para Politikası Kurulu(PPK) toplantılarında almış olduğu kararla politika faizlerini 4.5 puan seviyesine indirmiş oldu.

Peki, Türkiye ekonomisinin geçen hafta yaşadığı bu denli önemli gelişmeler, makro göstergeleri hangi yönde ve nasıl etkileyecek? Yabancı yatırımcılar üzerinde not artırım kararı mı yoksa Merkez’in kararının sonuçları mı baskın gelecek?

  1. Türkiye birçok gelişmekte olan ülkeye göre daha düşük iç tasarruf oranlarına sahip. Dolayısıyla büyüme ve kalkınmanın gerçekleşmesinde yabancı yatırımlar önemli rol oynuyor. Türkiye’nin iki kuruluş tarafından teyit edilen notu ülkeye daha fazla meblağda gerek portföy  yatırımı gerek doğrudan yatırım çekecektir. Böylece ülkeye döviz girdisi sağlanmış olacak ve bu girişler cari açığın finansmanına bir aracı olacaktır.
  2. Öte taraftan, Merkez Bankası’nın politika faizlerinde bir aylık süre zarfında 1 puanlık indirime gitmesi, faiz getirisinin yüksek olacağı beklentisiyle Türkiye’ye finansal yatırım yapan portföy yatırımcılarını geri kaçırabilir. Zira bu yatırımcıların bizim ülkemize yatırım yapma sebebi, Türkiye’de kendi ülkelerinde elde edebilecekleri enflasyondan arındırılmış faiz (reel faiz) gelirlerinden daha fazlasını kazanma beklentisi. Düşen faiz ve görece yüksek seyreden enflasyon oranları, faiz yatırımları için ülkeyi cazip kılmadığı zaman, bu yatırımların kaçmaması için bir sebep de kalmamış oluyor.

Not artırımı, ülkeye girecek doğrudan yatırımları artırıcı bir faktörken, Merkez’in faiz indirim kararı portföy yatırımlarını kaçıracak bir hamle olarak değerlendiriliyor. O zaman soralım: Birbirine zıt yönlü bu iki etkinin bileşkesi ne olur? Bu soruya cevap vermek o kadar kolay olmasa gerek.

Sorulması gereken bir diğer çok önemli soru da şu olmalı: Moody’s’in not artırımı yaptığı aynı gün içerisinde dolar kuru 1.810 seviyelerinden 1.840’lara kadar yükseldi! Bir yandan notun yükseliyor, diğer yandan paran değer kaybediyor. Ne yaman çelişki! Bu sonucu da bence piyasa mekanizması içinde iki temele oturtabiliriz.

Birincisi, özellikle ABD’de büyüme oranlarının hafif de olsa kıpırdayacağını gösteren öncü göstergelere itibar eden yatırımcılarda, Amerika Merkez Bankası FED’in  “Quantitive Easing” denilen parasal genişleme politikalarını yavaşlatacağı yönünde bir beklenti oluştu. Uluslar arası piyasalarda oluşan bu intibaya Euro’nun da dolar karşısında değer kaybetmesi eklenince, dolar kuru yükseliş kaydetti.

İkinci olası ve siyasi durum da şu: Not artımı tam da başbakanın Amerika ziyareti sırasında açıklandı. Başbakanın heybesindeki en büyük gündem maddesinin Suriye meselesi olduğu düşünüldüğünde, yatırımcılar nezdinde ufukta bir Suriye harekâtının olacağı beklentisi doğmuş olabilir. Ve bu durumun dolara olan talebi artırması neticesinde kur yükselmiş olabilir. Piyasa mekanizması içinde bu terslik ancak bu şekilde açıklanabilir.

Fakat başbakanın Washington’ı Suriye’ye karşı bir harekâta ikna edemediği gerçeğini göz önüne alırsak, önümüzdeki günlerde doların eski seviyelerine gerileyeceğini söylemek çok da zor olmasa gerek. İhracatçı firmalar kısa süreli bu kur yükselişine sevinse de, şimdiden kendilerini kurun çok daha fazla düşebileceği ortamlara hazırlasalar iyi ederler. Ee, neticede not artışının da bir bedeli var!



25 Temmuz 2012 Çarşamba

EKONOMİDE GİDİŞAT



Türkiye İstatistik Kurumu(TÜİK), yılın ilk çeyreğine ait büyüme rakamlarını, biraz gecikmeli olarak geçen hafta yayınladı. Açıklanan veriler, Türkiye ekonomisinin yılın ilk çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre % 3.2’lik büyüme gerçekleştirdiğini gösteriyor. Bu veriler iki türlü analize imkân sağlıyor. Birincisi, ilk çeyreğe dair bu büyüme rakamlarının, hükumetin yıl sonu için arzu ettiği %4 büyüme oranını destekleyici nitelikte olduğunu, yani “yumuşak iniş”i işaret eden iyimser beklentiyi. İkincisi ise, bu rakamların hiç de arzu edilebilir seviyelerde olmadığı ve haliyle ekonomi yönetiminin belirttiğinin aksine “sert iniş”i temsil ettiği yönünde.

Söz konusu dönem için gelişmiş ülke büyüme rakamlarına baktığımızda, özellikle ABD ve Avrupa Birliği(AB) ülkelerini incelediğimizde, Türkiye ekonomisinin sağladığı %3.2’lik büyüme oranı göze güzel görünebiliyor. Fakat hesaplamaların biraz ayrıntısına girince karşılaştığımız manzaranın hiç de hoş olmadığı kanısına varabiliyoruz. Ayrıntılara aşağıda değineceğiz ama moral bozan unsurların başını iç tüketimin büyümeye yap(ma)dığı katkı ve ihracatın artık yorulmaya başlaması gibi faktörler çekiyor... Elimizde olan veri setlerinden hareketle, açıklanan rakamların ne anlam ifade ettiğine, iç talep ve ihracatın neden daralmaya başladığına ve de bozulma temayülü gösteren bütçe rakamlarına sırasıyla değinmeye çalışalım.

“SOĞUTMA” POLİTİKALARI NEREDEN ÇIKTI?

2008  küresel ekonomik krizinin yaralarını hemen saramayan gelişmiş ve çoğu gelişmekte olan ekonomilere kıyasla Türkiye ekonomisi, özellikle 2010 ve 2011 yıllarında iyi bir büyüme performansı sergiledi. Fakat %10 seviyelerinde gerçekleşen büyüme rakamları bir noktada can yakmaya başlayacaktı. Zira, büyüme performansının “cari açık” diye adlandırdığımız ağır bir bedeli vardı. Çünkü Türkiye ekonomisinin “yumuşak karnı” olarak bilinen cari açık iyice sürdürülebilir olmaktan çıkıyordu.Nitekim bu doğrultuda, ekonomi yönetimi 2011’in Kasım ayından itibaren ekonomiyi soğutma yönünde adım atılacağını dillendirmeye başladı. Merkez Bankası’nın hükumetle koordineli çalışması neticesinde uygulanan politikalar ve izlenen yöntemler ekonomiyi dizginlemeye yönelikti. Ve şimdi gelinen son noktada, açıklanan verilerin analizi hükumetin uyguladığı soğutma yöntemlerinin  ne derece başarılı olduğu  ve bununla birlikte yıl sonu için hedeflenen %4’lük büyümenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine matuftur.

ANALİZ

Yukarıda belirttiğimiz üzere Türkiye ekonomisi 2012 yılının ilk çeyreğinde, geçen yılın aynı dönemi baz alındığında %3.2’lik bir büyüme gerçekleştirdi. Yine belirttiğimiz gibi bu rakam ilk bakışta göze güzel görünse de, büyümeye katkı sağlayan unsurları analiz ettiğimizde moralleri bozan bir tabloyla karşılaşıyoruz. Zira ekonominin bu denli yavaşlamasına sebep olan en önemli faktör iç talebin neredeyse durma noktasına gelmesi. Açıklanan verilere göre, iç talebin can damarı olan  hane halkı tüketimindeki  artış % 0 (!) olarak görülüyor. İç talebin bir diğer önemli unsuru özel sektör yatırımları geçen senenin aynı döneminde % 40’a yakın bir artış göstermişken, bu yıl sadece % 1,6 oranında artış söz konusu. Belirttiğimiz iç tüketim komponentleri bir araya geldiğinde toplamda ekonomiye sadece 1 puanlık katkı sağlamış oldu.

Öte taraftan, son veriler ışığında büyümenin lokomotifi/ itici gücünün ise ihracat kalemi olduğu bariz şekilde görünüyor. En büyük ihracat pazarımız olan Avrupa Birliği ülkelerinde yaşanan ekonomik sıkıntılara rağmen, alternatif pazarlarda elde edilen başarılar sayesinde bahis mevzuu dönemde ihracatımız % 13,2 oranında artış gösterdi. Ve ihracat kalemi, kendi başına büyümeye 3 puanlık katkı sundu. Velev ki bu başarı sağlanamamış olsaydı, Türkiye ekonomisi bu dönemde resesyonla karşı karşıya kalabilirdi.Nitekim bu başarı, ihracatçıların hanesine kocaman bir artı olarak yazılmalıdır. Fakat öncü göstergelere itibar edecek olursak, ihracatta da motorun biraz yorulmaya başladığı ve performansın hafif de olsa düşebileceği görüntüsü ortaya çıkıyor.

Peki belirttiğimiz bu verileri incelediğimizde, ekonomideki bu inişin arzu edildiği gibi “yumuşak” mı, yoksa istenmeyen şekilde “sert” mi olduğu konusunda ne diyebiliriz? Ben, eldeki bu verilerin ışığında, yaşanan düşüşün sert değil, hayli sert olduğunu düşünüyorum. Çünkü yukarıdaki rakamlar mevsimsel etkilerden arındırılmamış bilgileri temsil ediyor. Bunları mevsimsel düzeltmeye tabi tuttuğumuzda, ekonominin bir önceki yılın aynı dönemine göre % 0.4 küçüldüğü görülüyor.Neredeyse resesyona girmeye ramak kalmış! Bu durumda hâlâ nasıl “yumuşak iniş”ten bahsedebiliriz?

Sorulabilecek bir diğer soru ise hükumetin yıl sonu için koyduğu %4’lük hedefe ulaşılıp ulaşılamayacağı. Bu soruya iki şekilde cevap vermek mümkün: Birincisi, ekonomi politikalarında değişikliğe gidilmez ve uygulanmakta olan mevcut yöntemler devam ettirilirse yıl sonunda % 4’ü yakalamanın çok çok zor olduğunu söylemek işten bile değil. Nitekim, Nisan ve Mayıs aylarına dair açıklanan öncü göstergeler başta iç tüketim, yatırım ve kapasite kullanım oranları olmak üzere bir çok indikatörün mevcut şartlar altında ikinci çeyrekte birinci çeyrekten daha kötü rakamlar gelebileceğini işaret ediyor.


İkincisi ise, Merkez Bankası’nın para politikasını biraz gevşetme yönünde alacağı karar neticesinde şekillenecek. Eğer Merkez, kendi enstrümanlarını kullanarak kemerleri gevşetirse, bu durum reel ekonomiye faizlerin düşmesi ve iç talebin canlanması şeklinde yansıyacaktır. Esasında Merkez Bankası’nın bunu yapması için eli güçlenmiş bulunuyor. Zira, enflasyon tahminlerinin aşağı yönlü revize edilmesi ve bir müddettir ek parasal sıklaştırmaya gidilmemesi de bunun sinyali gibi değerlendirilebilir. Ve ancak bu durumda “yumuşak iniş” için kıstas alınan % 4’lük yıl sonu büyüme rakamı gerçekleşebilir.

Kötü senaryo ama hazırlıklı olmak şart: Eğer Merkez bu konuda insiyatif üstlenmez; mevcut para politikasında gevşemeye gitmez, yani amiyane tabiriyle kemerleri gevşetmez, ve ikinci çeyrekte de mevsimsel etkilerden arındırılmış büyüme rakamları eksili çıkarsa, geçmiş olsun, resesyona girdik demektir.


Not: Yazının başında, bozulma temayülü gösteren bütçe dengelerine de değineceğimi belirtmiştim fakat yazı çok uzadı. O konuyu da önümüzdeki günlerde başka bir yazıda başlı başına ele almaya çalışacağım.


14 Mart 2012 Çarşamba

Stratfor Operasyonunda Hedef Davutoğlu mu?



Son zamanlarda ülke gündemini en fazla meşgul ettiğine şahit olduğumuz bir dizi belge ve bilgiler yayınlanıyor adına Stratfor denen bir 'özel istihbarat kuruluşu'na ait olduğu iddia edilen. Kuvvetle muhtemel adını daha önce duymadığınız bu kuruluşun bu denli etki yaratmasındaki sebep Türkiye’ye yönelik yayınladığı raporlardan ziyade başbakanın ‘beyin takımı’ olarak bilinen danışman ekibinden kamu diplomasinin başındaki kişinin kendisine çalışan ‘kaynak’ olduğunu iddia etmesi. Bu bilgi ulu orta yerlerde değildi elbette;  bir ‘sızdırma gazetecilik’ ürünü olan Wikileaks’in yayınladığı yeni belgelerde dikkat çekici biçimde yer alıyor. Bu iddialardan yol alarak, adını bir süre daha duyacağımız Stratfor’un kısaca nasıl bir kuruluş olduğu ve nasıl çalıştığından başlayıp böylesi ‘düşünce kuruluşları’nın  toplulukları manipüle etmedeki rolüne değinerek  Türkiye özelinde bu operasyonun asıl amacının kimler olduğunu  ve MİT operasyonuyla ilişkisine değinmeye çalışacağım.

Stratfor’un kurucusu George Friedman, Chicago Üniversitesi ekolünden gelen eski bir siyaset bilimi profesörü. 1996 yılında ‘düşünce üretimi’ maksadıyla kurduğu kuruluşu zaman içerisinde Ortadoğu ve Kafkaslar başta olmak üzere dünyanın dört bir yanından ‘stratejik’ bilgi derleyen bir ‘özel istihbarat örgütü’ne dönüştürüyor. Ve bu bilgiler ışığında hazırladığı raporları çeşitli ülkelerdeki aboneleriyle paylaşarak para kazanıyor. Fakat merak konusu olan Stratfor’un iç işleyiş mekanizması ve bu bilgilere nasıl ulaştığı sorusuna şirket “kamuya açık kaynaklardan bilgi edindiği” yönünde açıklama yapıyor.  Ne var ki bu denli stratejik bilgi ve belgelerin kolay elde edilemeyeceğinden ötürü çeşitli çevrelerce ‘Gölge CIA’ olarak adlandırılıyor. Nitekim sızdırılan belgelerde, çeşitli ülkelerde ‘analist’ ismini verdikleri kişileri  kendi hesabına ücretli çalıştırarak ‘muhbir’ olarak kullandıkları görülüyor…

Stratfor özelinde de görüldüğü gibi, bu kuruluşlar kendilerini ‘stratejik düşünce’ üreten ve bu bilgileri değerlendiren pir ü pak kuruluşlar olarak tanımlarlar. Kendilerine ‘halkı veya abonelerini bilgilendirmek’ misyonunu çizerler. Fakat ekseriyetle gerçek durum bu değildir; belli bir güce ulaştıktan sonra bilinçli olarak veya olmayarak çeşitli güçler tarafından manipülasyon aracı olarak ‘kullanılırlar.’ Bu yönlendirme çaba ve operasyonları belli bir zümre/gruba yönelik olabileceği gibi, Türkiye özelinde görüldüğü şekliyle herhangi bir ülkeye yönelik de olabilir. Nitekim bu da bir nevi ‘istihbarat’ operasyonudur ve ülkeye yönelik bu hamleleri tespit edip elimine edecek, karşı operasyona geçecek olan ise ‘milli’ istihbarat teşkilatlarıdır.

Dolayısıyla, geçen ay yaşadığımız ve bir nevi ‘devlet krizi’ne dönüşen MİT’e yönelik operasyonları bu bağlamdan ayrı incelemek pek mümkün değildir. Madem ki operasyonları etkisiz hale veya ülke menfaati lehine çevirmek milli istihbarat kuruluşlarının sorumluluğudur, o zaman karşı taraf için operasyonu tamamlama ve başarıya ulaştırmanın yolu o istihbarat teşkilatına zarar vermektir. Lakin genellikle fiziki zarar verilemeyeceği için kurumun veya yöneticisinin itibarını zedeleyecek hamlelerde bulunmak suretiyle kamu nezdinde kurum güvenilmez hale getirilmeye çalışılır. Böylece milli istihbaratın yaptığı operasyonlar boşa çıkarılmaya çalışılır. Peki, ama ülkeye yönelik düzenlenen tüm bu operasyonların amacı nedir?

İki sene sonra Türkiye’nin çok kritik bir eşiğe geleceği su götürmez bir gerçek. Parti tüzüğü gereğince başta Başbakan Tayyip Erdoğan başta olmak üzere partinin kurucu kadrosu ve ‘ağır topları’ üçüncü defa milletvekili adayı olamayacaklar ve haliyle meclise giremeyecekler. Bu durumda, uzun süredir devam eden başbakan ve cumhurbaşkanı kim olacak sorusu ve 2014 haritası hâlâ gündemde merak konusu. Son zamanlarda sistematik bir şekilde başbakanın sağlığı hakkında ortada dolaşan spekülasyonlar 2014 çerçevesi bağlamında değerlendirilmeli, Erdoğan’ın parti ve yeni ekip üzerindeki ağırlığını azaltmaya matuf hamleler olduğuna dikkat edilmelidir. Burada asıl soru ise yerine kimin geçeceğidir.

Seçimlere henüz iki sene gibi bir zaman olmasına ve şimdilik yapılan kamuoyu yoklamalarından farklı sonuçlar çıkmasına rağmen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ismi bir adım önde görünüyor. Burada Davutoğlu’nun kurduğu dış politika paradigmasını sorgulayacak değilim ama bu durumun diğer devletler nazarındaki yaratacağı etkiye de bakmak gerekir. Şunu söylemeye çalışıyorum: Yabancı devletler, senin başbakanının izlediği iç politikayla, demokratikleşme hamlelerinle doğrudan ilgilenmezler; onları ilgilendiren takip edilecek dış politika anlayışıdır… Bu bağlamda Ahmet Davutoğlu’nun tahayyül ve düşüncesindeki dış politika anlayışının bazı devletleri rahatsız ettiği de yine bilinmesi gereken bir noktadır. Madem ki asıl hedef dış politika, o zaman Davutoğlu düşüncesi ve ekolüne yakın isimlerden başbakanlık kamu diplomasisinin başındaki insan İbrahim Kalın’ın, Stratfor operasyonlarıyla ‘yem’ edilmeye çalışılmasına şaşırmamak gerekir.

Toplamak gerekirse, önceki ay yaşanılan MİT krizinin Stratfor operasyonundan bağımsız olmadığını ve doğrudan ilgili olduğunu; yapılan çeşitli dezenformasyonlarla ülkenin 2014 yol haritasının etkilenmeye çalışıldığını; Türkiye’ye dış politika ekseninde bir istikamet verilemeye uğraşıldığını ve bu anlayış üzerinden bölgesel bir güç olma yolunda ilerleyen Türkiye’ye bir operasyon düzenlendiğini ve asıl hedefin ‘Davuoğlu paradigması’ olduğunu anlatmaya çalıştım. Son olarak, yapılan operasyonun menşeini düşünerek şu temel ilkeyi hatırlatmakta fayda görüyorum: Uluslar arası ilişkilerde dostluklar yoktur, çıkarlar vardır.










26 Şubat 2012 Pazar

"Hepiniz Ermenisiniz Hepiniz P.çsiniz"

                                           

Tarih: 26 Şubat 1992   

Yer: Yukarı Karabağ bölgesi, Hocalı kasabası, Azerbaycan

Olay: Şubat’ın 25’ini 26’sına bağlayan gece Ermenistan ordusuna bağlı birlikler  kasabaya saldırdı. Gece yarısı neye uğradığını şaşıran sivil kasaba halkı, maruz kaldıkları saldırı karşısında canlarını kurtarmak için soğuk kış gecesinde  kasabadan  kaçmaya çalıştı. Ama tüm giriş çıkışlar  Ermenistan birlikleri tarafından tutulmuştu.  Söz konusu gecede, abluka altına alınan masum ahali yaşlı, çocuk, kadın denilmeden hunharca katledildi.

Bilanço:  63’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’den fazlası yaşlı olmak üzere toplam 613 ölü…487 ağır yaralı hasta…154 tane öksüz kalan çocuk… Bütünüyle yok olan 8 aile…Başına ne geldiği dahi bilinmeyen 150 kişi…Hayata engelli devam etmek zorunda kalan 76 kişi…İşkenceye maruz kalan 1257 “rehine”…

Sonuç: Tarihin acılı sayfaları arasına “kanlı” harflerle kaydedilen bir insanlık dramı: Hocalı Katliamı.

Tarih:26 Şubat 2012

Yer: Taksim Meydanı, Türkiye

Olay: “Ermeni Yalanına Sessiz Kalma!” sloganı kullanılan afişlerini gördüğümüz,  20. seneyi devriyesi dolayısıyla Hocalı katliamını anmak üzere düzenlenen yürüyüş…

Bilanço: Haklı olarak bolca taşınan “Hepimiz Türk’üz Hepimiz Hocalılıyız” dövizlerinin içerisinde  ara ara kendini gösteren ve adeta nefret kusan “Hepiniz Ermenisiniz Hepiniz P.çsiniz” vb. dövizler…

Sonuç:

1) Nerede olursa olsun masum sivillerin canına kasteden tüm oluşumlar kınanabilmelidir. Dolayısıyla yürüyüş ve eylem tamamen meşru bir haktır. Fakat yaşanan olaylarda suçu bulunmayan  ve olaylara dahli sadece etnik aidiyet dolayısıyla tezahür eden bir topluluğun bütünüyle  hedef haline getirilmesi nefret söylemidir.

2)   Katledilen ölüleri anmak için düzenlenen program, özellikle belli çevreler aracılığıyla, başkalarının ölümünü/öldürülmesini dilemeye dönüştürüldü. Ve bu da, öldürülen masumlara “insan” olmak üzerinden değil de etnik kimlik üzerinden yaklaşıldığı gerçeğini bir kez daha acı bir şekilde gösterdi.

3)   20 yıl önce gerçekleşen menfur saldırının hakkını aramak yerine “Hepiniz Ermenisiniz Hepiniz P.çsiniz!”, “Ülkücüler burada Ermeniler nerede?”  gibi nefret söylemi içeren haksız saldırılara girişilmesi akıllara şu soruyu düşürdü: Amaç haksızca öldürülen Azerilerin yanında olmak mı yoksa her daim Ermenilerin karşısında olmak mı?

4)   Bir yerlere “demokrasi” ve “adalet” götürme iddiasında olan güçlerin ve dünya kamuoyunun çoğunluğunun bu elim katliam karşısında yıllardır sessiz kalarak sergiledikleri garabet bir kez daha kendisi göstermiş oldu.

5)   İnsanlığın ortak acısı olması gereken Hocalı katliamı için düzenlenen yürüyüş, acı kayıpların istismar edilmesi suretiyle ne yazık ki ırkçı ve faşizan söylemlere kurban edildi. Ve acıların üzerinden yine bir Ermeni düşmanlığı yaratılmaya çalışıldı.

6)   “Hocalı, Hama, Srebrenitsa bir daha yaşanmasın!” diyerek slogan atanlar, iddialarında samimiyseler, bu dileklerinin yanına “Bu ülkede başka Hrantlar ölmesin!” dileğini de ekleyebilecekler mi? Mazlumların yanında yer aldığını iddia edenler, 1915 “olayları” için Ermenilerin acılarını da paylaşabilecekler mi?

Ve tüm bu yaşananlar  adaletin külli olduğunu; zulme rızanın da zulüm olduğunu; ve ideolojilere göre şekillendirilmediği sürece vicdanların hep adaletten yana olacağını hatırlatmaya yetmez mi?







31 Ocak 2012 Salı

HEPİMİZ HRANT MIYIZ?



İlk olarak Hrant Dink‟in öldürüldüğü gün duyduk “Hepimiz Hrant'ız, Hepimiz Ermeniyiz” söylemini. Faili hiç de meçhul olmayan bu cinayete duyarsız kalmayan binlerce, on binlerce vatandaşın tepkilerini dile getirebilmek adına bir araya gelip hep bir ağızdan “Hepimiz Hrant'ız, Hepimiz Ermeniyiz” haykırışlarıyla aşina olduk bu söze. Peki, ne anlam ifade ediyordu bu söylem? Neyin davasını güdüyordu? Bu söylemi destekleyenler niye destekliyor, karşı olanlar niye karşı çıkıyordu?

Bu söylemin gerekliliğine inanlar genel anlamıyla tahmin edilebileceği için söylemin destekçisi olanlardan ziyade bu söylemeye karşı tavır alanlar üzerinde durmanın önemli olduğuna inanıyorum. Çünkü toplumun önemli kısmını oluşturan fraksiyonların bu elim cinayet karşısında takındığı tutum, içerlerinde önemli "ontolojik" sorunlar barındırdığına ve kendi değerleriyle çelişme noktasına vardıklarına dair kuvvetli işaret veriyor.

Bu davayı anlayabilmek için öncelikle 2007 yılının Türkiye'sine bakmak gerekir. Danıştay saldırısıyla, Cumhuriyet gazetesinin bombalanmasıyla ne elde edilmek istendiğini iyi bilmek gerekir. Kırılgan bir yapıya sahip olan Türkiye'nin toplumsal dinamiklerinin altına dinamit döşenmeye çalışıldığının bilincinde olmak gerekir. Nihayetinde tüm bu yaşananların mevcut hükümeti devirmeyi planlayan darbeyi meşru kılmak için “şartları olgunlaştırma” sürecinde yaşandığına hakim olmak gerekir.

Kendilerini “milliyetçi” olarak tanımlayan ve uzun bir süredir Kemalist ideolojinin öncü neferleri gibi hareket etmek suretiyle "ulusalcılaşma" temayülü gösterdiğini düşündüğüm camianın (bu konuyu ayrı bir başlık altında daha ayrıntılı inceleyeceğim) yaşanan bu süreçte iyi bir sınav veremediğini belirterek başlamak isterim. Masum bir insanın ölümünü karşısında, tarihsel süreçte yaşanan 1915 olaylarını hatırlatmak suretiyle “Bunlar değil miydi bizim savaştıklarımız?” demek meseleyi anlamaktan ne kadar uzak olduklarının da göstergesi olsa gerek.

Neymiş efendim, o kadar şehit cenazesi olurken milletin sesi bu kadar çıkmıyormuş da, bir tane gayrimüslim Ermeni gazetecinin “kahvede pişpirik oynayan çocuklar” tarafından öldürülmesi ortalığı ayağa kaldırıyormuş.

Neymiş efendim, tarihimizde Ermenilerle yaşanan tatsızlıklar varmış ve tarihsel süreçte biz bu insanlarla savaş yaşamışız ya, o zaman bir Ermeni'nin katledilmesine ses çıkarmamak gerekirmiş. Çünkü bu, Türk olmanın gereğiymişmiş…

Irkçı ve kavmiyetçi duyguların söylemlere yansıyan şekli olan yukarıdaki argümanlar, bu düşünce yapısına sahip insanların Hrant Dink meselesinin adalet ve vicdan davası olduğunu anlamadan fersah fersah uzak olduklarını gösteriyor. Şehit olan askerlerle Hrant'ın öldürülmesini karşılaştırmak mağdur yarıştırma edebiyatı yapmak değil de nedir? Bu vatan toprağının evlatları arasında etnik aidiyet üzerinden ayrımcılık yapmak ve ötekileştirme çabasında olmak faşizan bir tavır değil de nedir?

Ne yazık ki bu yaklaşıma sahip olanlar nasıl bir açmazın içinde olduklarının dahi farkında değiller. Niye mi?

Çünkü ideolojik görüşlerini hakikatin üstünlüğünden üstün tutuyorlar.
Çünkü akıl ile vicdan arasındaki perdeleri kaldıramıyorlar.
Çünkü vicdanlarını ideolojilerine göre şekillendiriyorlar.
Çünkü vicdanlarını adalet süzgecinden geçirmiyorlar.
Hal böyle olunca milliyetçilik girdabında inkâr ve yokluğa sürükleniyorlar.

Peki, onların aksine biz niye bu davanın savunucusu olmalı ve sonuna kadar takipçisi olmalıyız?
Her şeyden önce Hrant Dink meselesi hak, adalet ve vicdan davasıdır.
Dün adalet, 28 Şubat sürecinde özgürlükleri ve itibarları elinden alanların yanında olmaktı.
Dün adalet, temel hak ve özgürlüklerini istediği için Baas rejimi tarafından hunharca katledilen Suriyeli masum sivillerin yanında olmaktı.
Dün adalet, Sovyet askerleri tarafından zalimce öldürülen Azerilerin yanında olmaktı.
Dün adalet, “operasyon hatası” sonucu Uludere'de öldürülen 34 vatandaşın hakkını aramaktı.
Bugün ise adalet, Hrant Dink davasının savunucusu ve takipçisi olmaktır.

Bu davanın takipçisi olmalıyız ki bu ülkede bir daha "faili meçhul" cinayetler yaşanmasın.
Bu davanın takipçisi olmalıyız ki bu ülkenin gelişmesini istemeyen Ergenekon vari çarpık yapılaşmaların varlığı sona ersin.
Bu davanın takipçisi olmalıyız ki meşru hükümeti devirmek için "şartların olgunlaşması" adına insan hayatına kasteden şer odakları yok olsun.
Bu davanın takipçisi olmalıyız ki bu ülkede tüm etnik ve dinî aidiyetler, hep birlikte yaşanılır kılınan bir toplum olunabileceğinin kanıtı olsun.
Bu davanın takipçisi olmalıyız ki hak, adalet ve vicdan yerini bulsun!