Kredi derecelendirme kuruluşları, tabiri
diğerle credit rating agency'ler, ekonomi dünyasında meşruiyeti en fazla
tartışma konusu olan ve özellikle 2008 finansal krizinden sonra kredibilitesini
tamamıyla kaybeden kurumlar. Kriz öncesinde vermiş oldukları ve gerçeği yansıtmayan
kredi notlarıyla, kimilerine göre finansal krizin mimarları. Bugün bu
kurumların en büyük sorunsalı ise yaşadıkları güven ve itibar kaybı. Fakat en
azından şimdilik başka alternatifleri olmadığı için bir ülkenin
derecelendirilmesi, yani kredi notunun pratikte neye karşılık geldiğinin, o
ülkenin yatırım yapılabilir olup olmadığının tespiti “mahşerin 3 atlısı” diye
adlandırmakta beis görmediğim üç kurumun elinde.
Bu kurumlardan biri olan Fitch’in, Kasım ayında
Türkiye’nin görünümü ‘durağan’ olmak kaydıyla kredi notunu ‘yatırım
yapılabilir’ seviyesine çıkarmasıyla, 1992 yılından sonra ilk defa bir kuruluş
tarafından Türkiye yatırım yapılabilir olarak değerlendirilmişti.
Fakat her ne kadar olumlu bir ivme yaratmış olsa da,
tek başına Fitch’in yapmış olduğu değerlendirme, uluslararası camiada yeteri
kadar karşılık bulmamıştı. Çünkü ülkeye çekilmeye çalışılan başta uluslar arası
emeklilik fonları olmak üzere birçok fon yönetimi, yatırım yapılabilir
seviyenin altında olan ülkelere zaten yatırım yapmazken, ‘yatırım yapılabilir’
seviyesinde olan ülkelerin notlarının en az iki rating kuruluşu tarafından
onaylanmasını şart koşuyorlar. Bu sebepten ötürü Fitch, “fitchiliğinin” ötesine
gidip not artırsa bile bunun ekonomiye makro düzeyde yansımaları sınırlı
kalmıştı. Fakat günümüz ekonomik düzlemi ve verilere bakılarak diğer
kurumlardan da not artışı beklentisi hâkimdi.
Nitekim geçtiğimiz hafta Moody’s’in de not
yükseltmesiyle birlikte Türkiye’nin yatırım yapılabilir seviyede olan notu iki
kuruluşça teyit edilmiş oldu. Bunun ekonomik anlamdaki karşılığı; ülkeye daha
fazla doğrudan yabancı yatırımı(FDI) girmesi, dolayısıyla cari açığın
finansmanında bir anlamda kolaylık sağlanması, ülke borçlanmaların daha düşük
faizle ve daha uzun vadeli gerçekleşebilecek olması şeklinde
değerlendirebiliriz.
Yine geçen haftaki en önemli makro gelişmelerinden
bir diğeri ise, Merkez Bankası’nın politika faizini düşürmesi oldu. Merkez,
geçtiğimiz ay ve bu ay Para Politikası Kurulu(PPK) toplantılarında almış olduğu
kararla politika faizlerini 4.5 puan seviyesine indirmiş oldu.
Peki, Türkiye ekonomisinin geçen hafta yaşadığı bu
denli önemli gelişmeler, makro göstergeleri hangi yönde ve nasıl etkileyecek? Yabancı
yatırımcılar üzerinde not artırım kararı mı yoksa Merkez’in kararının sonuçları
mı baskın gelecek?
- Türkiye birçok gelişmekte olan ülkeye
göre daha düşük iç tasarruf oranlarına sahip. Dolayısıyla büyüme ve kalkınmanın
gerçekleşmesinde yabancı yatırımlar önemli rol oynuyor. Türkiye’nin iki kuruluş
tarafından teyit edilen notu ülkeye daha fazla meblağda gerek portföy yatırımı gerek doğrudan yatırım çekecektir. Böylece
ülkeye döviz girdisi sağlanmış olacak ve bu girişler cari açığın finansmanına
bir aracı olacaktır.
- Öte taraftan, Merkez Bankası’nın politika faizlerinde bir aylık süre zarfında 1 puanlık indirime gitmesi, faiz getirisinin yüksek olacağı beklentisiyle Türkiye’ye finansal yatırım yapan portföy yatırımcılarını geri kaçırabilir. Zira bu yatırımcıların bizim ülkemize yatırım yapma sebebi, Türkiye’de kendi ülkelerinde elde edebilecekleri enflasyondan arındırılmış faiz (reel faiz) gelirlerinden daha fazlasını kazanma beklentisi. Düşen faiz ve görece yüksek seyreden enflasyon oranları, faiz yatırımları için ülkeyi cazip kılmadığı zaman, bu yatırımların kaçmaması için bir sebep de kalmamış oluyor.
Not artırımı, ülkeye girecek doğrudan yatırımları
artırıcı bir faktörken, Merkez’in faiz indirim kararı portföy yatırımlarını
kaçıracak bir hamle olarak değerlendiriliyor. O zaman soralım: Birbirine zıt
yönlü bu iki etkinin bileşkesi ne olur? Bu soruya cevap vermek o kadar kolay olmasa
gerek.
Sorulması gereken bir diğer çok önemli soru da şu
olmalı: Moody’s’in not artırımı yaptığı aynı gün içerisinde dolar kuru 1.810
seviyelerinden 1.840’lara kadar yükseldi! Bir yandan notun yükseliyor, diğer
yandan paran değer kaybediyor. Ne yaman çelişki! Bu sonucu da bence piyasa mekanizması
içinde iki temele oturtabiliriz.
Birincisi, özellikle ABD’de büyüme oranlarının hafif
de olsa kıpırdayacağını gösteren öncü göstergelere itibar eden yatırımcılarda, Amerika
Merkez Bankası FED’in “Quantitive Easing”
denilen parasal genişleme politikalarını yavaşlatacağı yönünde bir beklenti
oluştu. Uluslar arası piyasalarda oluşan bu intibaya Euro’nun da dolar
karşısında değer kaybetmesi eklenince, dolar kuru yükseliş kaydetti.
İkinci olası ve siyasi durum da şu: Not artımı tam
da başbakanın Amerika ziyareti sırasında açıklandı. Başbakanın heybesindeki en
büyük gündem maddesinin Suriye meselesi olduğu düşünüldüğünde, yatırımcılar
nezdinde ufukta bir Suriye harekâtının olacağı beklentisi doğmuş olabilir. Ve
bu durumun dolara olan talebi artırması neticesinde kur yükselmiş olabilir. Piyasa
mekanizması içinde bu terslik ancak bu şekilde açıklanabilir.
Fakat başbakanın Washington’ı Suriye’ye karşı bir
harekâta ikna edemediği gerçeğini göz önüne alırsak, önümüzdeki günlerde
doların eski seviyelerine gerileyeceğini söylemek çok da zor olmasa gerek. İhracatçı
firmalar kısa süreli bu kur yükselişine sevinse de, şimdiden kendilerini kurun
çok daha fazla düşebileceği ortamlara hazırlasalar iyi ederler. Ee, neticede not artışının
da bir bedeli var!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder